All posts tagged röportaj

5 Posts
  • Selen 1

Av. Işıl Selen Denemeç Söyleşisi

Bize kısaca kendinizden bahseder misiniz?

2012 Bilkent Hukuk mezunuyum. Lisans öğrenimim boyunca her yaz farklı bir ülkede staj yaparak değişik deneyimler kazanmaya çalıştım. Mezun olduktan sonra avukatlık stajımı Çakmak Avukatlık Bürosu’nda tamamladım. Staj döneminde spesifik bir alana yoğunlaşmayıp hukuk uygulamasına ilişkin genel bir fikir edinmeyi tercih ettim. Sanatın hayatımda kapladığı yer çok büyük olduğundan, staj sürecinde ve sonrasında hukukun sanatla en iç içe olduğu alanı seçmenin benim için daha uygun olacağına karar verdim. Avukatlık ruhsatımı aldıktan bir süre sonra fikri mülkiyet alanında isim yapmış bir üniversite olan UC Berkeley’e master için kabul aldım. Tamamen fikri mülkiyet ve teknoloji konularında dersler alarak programı tamamladım. Program sonrası birkaç aylığına yine Kaliforniya’daki başka bir üniversitede görev yapan bir profesörün çalışmalarına yardımcı olmak üzere araştırma görevlisi olarak çalıştım. Daha sonra Las Vegas’taki bir hukuk bürosunda “IP Law Clerk” olarak çalıştım. Buradaki tecrübemi çok önemsiyorum çünkü bana Amerikan fikri mülkiyet sistemini uygulamayla pekiştirme fırsatı tanıdı. Türkiye’ye dönmeden önce Santa Clara Üniversitesi’nin Almanya’da düzenlediği yaz okulu programında Türkiye’de fikri mülkiyet hukukunu anlattım. Yaklaşık 2 sene önce de Türkiye’ye döndüm. Şu anda TÜBİTAK Teknoloji Transfer Ofisi bünyesinde yine fikri mülkiyet hukuku alanında, özellikle teknoloji transferi ve lisans sözleşmelerine yönelik olarak çalışıyorum. Bir yandan da yeni kurduğumuz Uluslararası Hukuk, Yatırımlar Ve Kalkınma Derneği’nin çalışmalarını sürdürüyoruz.

 Berkeley’de hukuk alanında master yapmak size neler kazandırdı? ABD’de master’ı tavsiye eder misiniz?

Bu sorunun cevabının birkaç ayağı var. Öncelikle konumuna değineyim; Berkeley, San Francisco Körfezi’ndeki yaklaşık 123 bin nüfuslu bir şehir. Öte yandan, teknoloji devlerinin bulunduğu Silikon Vadisi’nde yer alıyor. Berkeley nispeten küçük bir öğrenci şehri ancak Amerika’nın en büyük şehirlerinden biri olan San Francisco yaklaşık yarım saatlik bir metro seyahati uzağında. Buna ek olarak, doğasıyla olsun, kültürel aktiviteleriyle olsun, Körfez Bölgesi’nde hem kendini geliştirmek hem de eğlenmek için yapacak çok şey var. Bunları sizinle keşfetmeye hazır sınıf arkadaşlarınız olacak. Berkeley’de tanıştığım arkadaşlarımdan bazıları hayat boyu dostum oldu ve bunun için gerçekten çok mutluyum.

Kişisel gelişim yönünden yaklaşacak olursak, 1960’larda San Francisco’da doğup yaygınlaşan hippi kültürünün Berkeley geneline de sindiğini görüyorsunuz; hem hayat tarzı hem hayata özgürlükçü, muhalif ve eşitlikçi yaklaşım bakımından. Bu, orada uzun süre kaldığınızda hayata ve insan ilişkilerine bakışınızı yeniden değerlendirmeye sizi teşvik ediyor. Bununla birlikte, bu bölgenin Silikon Vadisi’nde olması ve dünyanın en iyi üniversitelerinden bazılarının bu bölgede yer alması nedeniyle eğitim düzeyi yüksek. Özellikle kampüste bunu net bir şekilde hissedebiliyorsunuz. Çevrenizde seçme hocalar ve öğrenciler gördükçe araştırma ve öğrenmeye motivasyonunuz artıyor. Berkeley, dünyanın en çok Nobel Ödülü çıkarmış üniversitelerinden biri, hatta Nobel Ödülü kazanmış kişilere ayırdığı özel park yerleri bile var. Açıkladığım sebeplerle Berkeley’de master yapmanın sizi sadece akademik yönden değil kişisel olarak da geliştireceğini düşünüyorum.

Berkeley, özellikle fikri mülkiyet ve teknoloji alanında master yapmak için ideal bir üniversite. Çok değerli hocalardan çok spesifik dersler alabiliyorsunuz. Örneğin derslerimden biri “video oyunu hukuku” idi. Çok eğlenceli geçtiğini söylemeye gerek bile yok. Derste video oyunlarına ilişkin olarak hem telif hakları, hem marka, hem de patent alanlarında verilmiş mahkeme kararlarını inceledik. Üniversite bilindik ve prestijli olduğu için okula çok değerli konuşmacılar da geliyor. Bunları takip etmek ve katılım sağlamak elbette sizin çabanızla alakalı. Bir başka önemli nokta, hocaların sizi meslektaşı olarak görmesi, ulaşılabilir olmaları ve derslerde tartışmaları teşvik etmeleri. Derslerdeki tartışmalar sırasında farklı ülkelerdeki uygulamalardan haberdar olma fırsatınız oluyor. Dediğim gibi, hukukta 2+2 her zaman 4 etmeyebiliyor. Alıştığımız ezberci yaklaşıma orada aldığım derslerde rastlamadım. Hukuk gibi bir alan için de olması gereken bu zaten. Buna ek olarak, kampüs doğayla iç içe ve çok güzel. Doğa yürüyüşü yapabileceğiniz ağaçlık tepeler var. Spor salonu, sağlık merkezi, sınıflar gibi olanakları da oldukça iyi. Hiç unutmuyorum, Hukuk Fakültesi kütüphanesinin cam tavanı, kütüphaneye ilk girişimde beni çok etkilemişti.  

ABD’de hukuk master’ı (LL.M.) yapmanın birçok avantajı var. Bunlardan belki de en önemlisi size yadsınamayacak bir uluslararası çevre kazandırması. Gözlemlediğim kadarıyla ABD’deki LL.M. programlarının en önemsedikleri hususlardan biri bu. Master sonrası 40 ülkeden meslektaşıma ulaşabilecek bir çevrem oldu. Bu oldukça önemli bir kazanım. Buna ek olarak LL.M., kariyer yaparken ihtiyacınız olan etiketi size sağlıyor. Bir başka artısı da dil. Günümüzde hemen herkes iyi İngilizce konuşabiliyor ama ABD’de master yaptığınızda kaçınılmaz olarak mesleki İngilizcenizi de geliştirmiş oluyorsunuz. Son değinmek istediğim avantaj da, uzmanlaştığınız alanı başka bir hukuk sistemiyle karşılaştırmalı şekilde irdeleyebilme şansı tanıması. Ancak bunları bir kazanım olarak görüp görmemek biraz da kariyerinizden beklentilerinize göre değişir. Çok fazla uluslararası iş yapmayı düşünmüyorsanız veya günlük işler alarak avukatlık yapmayı düşünüyorsanız bu programa ödeyeceğiniz paranın karşılığını en azından kariyer anlamında alamayabilirsiniz. Bununla birlikte, akademik veya iş alanında kariyer yapmak, uluslararası işler yürütmek gibi hedefleriniz varsa ABD’de master seçeneğini değerlendirmenizi öneririm. Tekrar fikri mülkiyet özeline inecek olursam, ABD; serbest piyasa ekonomisinin en iyi işlediği ülkelerden biri. Buna bağlı olarak fikri mülkiyet sistemi de oldukça sağlam. Fikri mülkiyete ABD yaklaşımını öğrenmek bu nedenle ayrıca değerli.

Amerika’daki ve Türkiye’deki moda hukukunu karşılaştırırsak, sizce en büyük benzerlik ve farklılık ne olur?

Aklıma ilk gelen farklılık, ödenen tazminatlar. Medyaya işin magazin boyutu yansıyor, haberlerde çok büyük rakamlar görüyoruz. Bizim hukuk sistemimiz de toplumsal yapımız da buna izin vermediğinden bu rakamları Türkiye’de göreceğimizi zannetmiyorum. En azından şimdiki sistemde. Benzerlik olarak da moda ürünlerinin en kolay ve etkin marka üzerinden korunabilmesi. Tasarım ve telif haklarının sınırları iki sistemde de markaya göre daha belirsiz.

Moda hukuku kapsamında ilginizi en çok çeken ve sizi şaşırtan dava ya da uygulama ne oldu?

Moda tasarımlarının korunması çok işlevsel olmuyor, çünkü siz tasarımı yaptıktan sonra o tasarım tescillenene kadar sezon geçiyor ve o tasarım eskiyor. Alexander Wang bunun önüne geçebilmek için birkaç değişik zımba tasarımı yapıyor ve bunları tescilletiyor. Bu zımbaları çantalar, ayakkabılar, mont ve ceketler üzerinde kullanıyor. Derslerde de bu örneği veriyorum, çünkü bence tam bir kıvrak zeka örneği.

Moda Hukuku Enstitüsü’nde verdiğiniz dersler kapsamında en çok hangi konular üzerinde duruyorsunuz?

Marka ve tasarımlar moda hukukunu en yakından ilgilendiren alanlardan ikisi. Ben de derslerde ağırlıklı olarak bu konular üzerinde duruyorum. Fikri mülkiyet evrenindeki alt kümelerin çok keskin hatlarla birbirinden ayrılmış olduğunu düşünmenin yanlış olduğunu her derste vurguluyorum. Örneğin, telif haklarına yönelik bir detay, bir tasarım davasının seyrini değiştirecek güçte olabilir. Bu nedenle fikri mülkiyeti bir bütün olarak özümsemenin çok önemli olduğunu mutlaka öğrencilere vermeye çalışıyorum. Bunu örnekler üzerinden açıkladıktan sonra hem Türkiye’deki hem de Amerika’daki sistemi ve uygulamayı karşılaştırmalı olarak anlatarak başlıyoruz. ABD’de tescilli olan tasarımlardan örnekler inceliyoruz. Bir tasarım tescil belgesinin nasıl okunacağına, neyin ne anlama geldiğine değindikten sonra tescil belgesinin üzerindeki İngilizce terimlerin Türkçe karşılıklarını da öğretiyorum.

Öğrenciler sistemin temelini anladıktan sonra da vaka analizi kısmına geçiyoruz. Bu kısımda gerçek bir davayı inceliyoruz. Sınıf mevcuduna göre bir grup davalı, bir grup da davacı oluyor ve argümanlarını savunuyorlar. Eğer sınıf biraz daha küçükse daha çok zaman kaldığından iki grup da hem davacı hem davalı olarak argümanlarını ortaya koyabiliyor. İki grup da görüşlerini tartıştıktan sonra öğrencilere neye ikna olduklarını soruyorum. Her derste farklı bir görüş baskın çıkıyor, bu da beni çok mutlu ediyor aslında. Çünkü öğrencilere kendi görüşümü empoze etmeden ya da onları yönlendirmeden dersi anlattığımın ve onlara kendi pencerelerini açmayı öğretebildiğimin geri dönüşü oluyor bu. Hukukta gerçekler kadar gerçeğin nasıl işlendiği ve savunulduğu da önemli. 2+2 her zaman 4 olmayabiliyor. Hele de fikri mülkiyet gibi bir alanda. Farklı gruplarda farklı görüşlerin baskın çıkması da bunun sağlaması bir yerde. Dersleri mümkün olduğunca interaktif ve eğlenceli işlemeye çalışıyorum çünkü fikri mülkiyet yaratıcılığın hukukla kesişimi; asla sıkıcı olmamalı.

Moda hukukunun geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Hukuk dinamik bir olgu. Hukukun her alanı yeni şartlara göre değişiyor ve gelişiyor ama bunu hukukun bazı alanlarında daha da çok hissediyorsunuz. Fikri mülkiyetle teknoloji çok sıkı bir bağ içinde. Birkaç sene önce neredeyse adını bile duymadığımız “yapay zeka”, “artırılmış gerçeklik”, “blokzincir”, “drone” gibi kavramları bugün günlük sohbetlerimiz içinde tartışır olduk. Teknoloji bir okyanus ise, Bitcoin’e yatırım yapmayı düşünen bakkallardan tutun, Facebook’ta fotoğraf paylaşan anneannelere, herkes bu suyun kıyısında olsun derininde olsun bir yerlerinde yüzüyor. Dünyamız ciddi anlamda değişiyor. Bilimkurgu filmlerinde izlediğimiz sahnelerin içinde yaşıyor olmamıza az kaldı. Çok değil, birkaç sene içinde otonom araçları sokaklarda göreceğiz mesela.

Hukuk diğer her şey gibi, hayatımıza birden giriveren yeni teknolojileri de düzenlemek durumunda. Günümüzde yapay zekanın haksız fiil sorumluluğu tartışılıyor mesela. Çok yakında Medeni Kanun’da gerçek kişi ve tüzel kişi ifadelerine ek olarak “elektronik kişi” kavramını görebiliriz. Teknolojinin fikri mülkiyetle olan yakın ilişkisi nedeniyle de fikri mülkiyet hukukun en dinamik alanlarından biri. Moda hukuku da fikri mülkiyetle çok yakın bir ilişkide. Nanoteknolojik kumaşlar, dijital panolu çantalar, 3D yazıcı çıktısı moda ürünleri, giyilebilir teknolojiler, yeni kumaş boyama ve kesim teknolojileri… Bu alandaysanız kendinizi güncel tutmak için özen ve çaba göstermeniz gereklidir. Özet olarak, birçok kişi gibi ben de moda hukukuna verilen önemin ve bu niş alanda uzmanlaşmış hukukçulara olan ihtiyacın gitgide artacağını öngörüyorum.

 

  • IMG_8256

GİRAY SEPİN SÖYLEŞİSİ

Bize kariyer yolculuğunuzdan ve Giray Sepin markasından bahsedebilir misiniz? 

Kendimi tanımaya başladığım andan itibaren hep sanatla ilgili bir şey yapmayı düşünüyordum. Bu yüzden lise eğitimimi o dönem yeni açılan Cağaloğlu Anadolu Moda Tasarımı Meslek Lisesi’nde aldım. Sonra da Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Moda ve Tekstil Tasarımı Bölümüne devam ettim.  Okuldan sonra ise Abbate’de çalışmaya başladım. Ümit Ünal o zaman markanın kreatif direktörüydü.   Şu an sektörde söz sahibi tasarımcılardan oluşan güzel bir ekiple birlikte çalışma şansım oldu. Dolayısı ile hem önemli bir iş tecrübesi kazanmış, hem de estetik anlamda bana çok şey kattan profesyonel bir başlangıç yapmış oldum. Çalışmaya devam ederken 2004 yılındaki Koza yarışmasına katıldım ve ikinci oldum. Ödül olarak aldığım bursla Floransa’ya giderek Polimoda International Institute Master Advanced programına başladım. Ağustos 2006’da bu eğitimimi tamamlayıp İstanbul’a dönmem ile birlikte Mudo Collection Erkek koleksiyon tasarımcısı olarak çalışmaya başladım.

Uzun yıllar sektörde erkeklere yönelik son derece ticari işler, coğunluğa hitap eden koleksiyonlar yaptıktan sonra, Giray Sepin markasıyla yeni, daha kişisel bir stil anlayışı yaratmak istedim.

Markamın ve sunduğum stilin temelinde yaşadığım coğrafyadaki çok kültürlülüğün izleri var. Geleneksel referansları çağdaş bir bakış açısıyla yorumlamaktan keyif alıyorum. Geçmiş – gelecek,  tasarım – fonksiyonla birleşiyor.   Formlarla oynamayı, farklı katmanları bir araya getirmeyi ve bu katmanlar sayesinde yeni hikayeler anlatmayı seviyorum.

Cinsiyet ayırımı yapmadan; ön yargılarından arınmış, etrafta bulunanın dışında farklı ürünler arayan; giydiği şeyle eğlenebilen, cesur, stil ve zevk sahibi herkes Giray Sepin’de bir şeyler bulabilir.

Hem Mudo Collection Erkek Tasarım Danışmanı olarak çalışmakta hem de bir yandan kendi markanızın yönetimini yapmaktasınız. Her ikisini birlikte nasıl yürütüyorsunuz?

Yıllardır edindiğim tecrübe bana zamanımı iyi kullanmayı öğretti. İşin püf noktasının bu olduğunu düşünüyorum.

Mudo, köklü ve kendi stili olan bir marka. Dolayısı ile ekip olarak o stili bozmadan markayı yine de farklı bir yere taşıyacak koleksiyonlar çıkarmak için çalışıyoruz. Elimizde markanın kültürüyle edindiğiniz geçmiş veriler, pazarın beklentileri ve güncel moda trendleri var. Bunları doğru şekilde bir araya getirecek tecrübeye sahip olduğunuzda başarılı bir sonuca ulaşıyorsunuz.  Bu da sizi yeni serüvenler için motive ediyor.

Kendi koleksiyonlarımda  sınırlarımı kendim belirliyorum ve nispeten özgürce nefes alabildiğim bir alan yaratıyorum… Risk ve sorumluluğu tek başıma alıyorum. Karşıma çıkan her probleme çözüm bularak sürekli öğrenmeye devam ediyorum.

İşinizi heyacanını kaybetmeden, doğru yönde programlayarak yaptığınızda başka alanlara da zaman ayırabiliyorsunuz. İki yıla yakın bir süredir bu zamanı Istanbul Moda Akademisinde vermeye devam ettiğim derslere ayırıyorum.

Türkiye’deki hem tasarımcı hem de perakende moda markalarının yönetim stratejilerini ve koleksiyonlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Uluslararası alanda güçlü olan markaların pazara girişiyle artan rekabet ortamının Türk marka ve tasarımcılarını da kurumsal bir bakış açısı kazanmaya teşvik ettiğini düşünüyorum. Bu rekabet sayesinde daha yeni, güncel ve zamana ayak uyduran stratejiler geliştirmek kaçınılmaz oluyor. Çünkü artık her şey çok daha hızlı ve kesinlikle çabuk tüketiliyor!  Türk markaları bu değişimin gerisinde kalmamak için yeni fikirlere eskisinden daha fazla ihtiyacı olduğunu fark etti.  Tasarım ve kreatif  danışmanlık algısı yenilendi, marka tasarımcı işbirlikleri çoğaldı.  Koleksiyonlardaki PR ürünleri artık çok daha güncel.

Öte yandan, perakendenin kuralları gelişen teknolojik imkanlarla neredeyse baştan yazılıyor. Tüm markalar çevrim içi varlıklarını ve bu alanda sundukları deneyimi- hizmeti geliştirerek  değişme hevesindeler.

Markalar farklılaşabilecekleri bir alan, bir özellik bularak  hedef kitlelerine ulaşmaya çalışıyor. El işçiliği, sportif yaşam geri dönüşüm sosyal sorumlu duruş vb. Yönetim anlayışları da bu doğrultuda dijitalleşiyor.  Tasarımcılar da fiziki mağazalara sahip olmanın ya da var olan mağazalarda ürünleriyle bulunmaktan daha çok sosyal platformlar üzerinden tüketicisine ulaşmaya çalışıyorlar.

Sizce global anlamda moda sektörünün dinamikleri değişti mi? Tüketiciler trendi eskisi kadar sıkı takip ediyorlar mı?

Modanın kendisi kadar hızlı olmasa da endüstri içinde değişimler oluyor tabii. Tom Ford ve Burberry ile popülerleşen Shop The Show kavramı bu değişimde ilk aklıma gelen örneklerden.  Büyük markaların erkek kadın koleksiyonlarını aynı defile ile sunmaya başlaması sektörün bütçelerini kısmasıyla ilgili önemli ayrıntılardan bence.  Doğaya duyarlı geri dönüşüme uygun üretim sistemlerinin geliştirilmesi ve tüketim hızının karşısında duran ‘slow fashion’ markalarının artmaya başlaması kayda değer değişimlerden. ‘Modest Fashion’ olarak adlandırılan yeni akım tasarımcı ve markaların artışı da sektörde farklı alanların açıldığını gösteriyor. Trendlerin takibi de değişim hızına paralel hızlanmış gibi görünse de farklı gruplara göre değişiklik gösteriyor.  Doğru tahmin yürütebilmek  için spesifik bir grup üzerinden incelemek gerekli.

Mesleğiniz gereği hiç hukuki bir meseleyle uğraşmak zorunda kaldınız mı?

Henüz olmadı. Umarım gelecekte de olmaz

ModaHukuku’yla ya da Moda Hukuku Enstitüsü’yle nasıl tanıştınız? 

İlk kez, İstanbul Fashion Incube tasarımcıları için verilen bir eğitimde bir araya gelmiştik.

  • asena2

ASENA SARIBATUR RÖPORTAJI

Bize kısaca kariyer hikayenizden bahsedebilir misiniz?

Üniversitede İktisat eğitimi aldım. Ardından Sinema-TV yüksek lisansı yaptım. TV ile ilgili bazı işler yaptıktan sonra, çocukluğumdan beri kendimi bulacağıma inandığım moda sektörüne giriş yapmaya karar verdim. İstanbul Moda Akademisi’nde Fashion Styling eğitimi aldım ve hemen ardından Marie Claire dergisinde staj yapmaya başladım. 3 ayın sonunda dergide bir sayfam vardı. Bu süreçte dijitalin ne kadar önemli olduğunu deneyimledim. Ne yazık ki dergi alıp okumaktansa, onların web sitelerini takip etmeye başlanan bir dönemdeydik, dönemdeyiz. Ben de o süreçte amatör olarak var olan blogumu daha profesyonel hale getirmeye karar verdim. Fakat aynı anda birçok dergi, marka, reklam için freelance styling yapmaya devam ettim. Dizi stylingi deneyimim de oldu. Tüm bu süreçler devam ederken, Vakko Esmod’ta Stil Danışmanlığı eğitimi ve Istituto Marangoni’nin Milano kampüsünde yine Fashion Styling eğitimi aldım. Ardından “runthisway” isimli bir oluşum kurdum. Yeni tasarımcılara birçok konuda danışmanlık vermek ve bu yolda onlarla birlikte koşmak hedefiyle… Bu hedef doğrultusunda bir showroom kurdum fakat Türkiye’deki showroom anlayışı benim kafamdaki sistemle çok farklıydı. Ben de bu noktada yurt dışı odaklı markalara İtalya ve Orta Doğu pazarında danışmanlık vermek şeklinde bir sınırlandırmaya gittim. Şu anda da markalarla olan dijital projelerimi yönetiyor ve de yaklaşık 2 yıldır devam eden Milliyet Gazetesi’nin Cadde ekindeki moda yazılarımı yazmaya devam ediyorum. 

Moda blogger’ı olmanın keyifli ve zor yanları nelerdir?

Birçok insan paylaştığımız fotoğrafları görünce işin tamamen keyiften ibaret olduğunu düşünüyor. Aslında ciddi zorlukları ve sorumlulukları var. İşin her aşamasını düşünüp planlamanız gerek. Ardından proje kapsamındaki görselleri her türlü zorluğa rağmen ortaya çıkarmanız gerek. Takip etmeniz gereken birçok hesap var. Sosyal medyada çokça vakit geçirmeniz gerek. Bir yere gittiğinizde telefonu bir kenara atıp o anın tadını çıkarmak değil, bunu takipçilerinizle paylaşmak başlıca göreviniz. Yazı, fotoğraf, video… Tüm bu içerikleri hakkını vererek hazırlamanız gerek. Var ettiğiniz markanın yönetimini de dikkatli şekilde yapmanız gerek. Ama ortaya bir marka çıkarıyorsunuz, kendi markanızı yaratıyorsunuz ve üretiyorsunuz. Bu çok keyifli. Tek patron sizsiniz. Siz karar veriyor ve yönetiyorsunuz. Hep bir araştırma içerisindesiniz ve sürekli kendinizi geliştiriyorsunuz. Asla hayal edemeyeceğiniz gelişmelerle karşılaşabiliyorsunuz. Asla tahmin edemeyeceğiniz kitlelere ulaşıyor birçok insanın hayatına dokunup ilham veriyorsunuz. Tüm bunlar gerçekten çok keyifli ve gurur verici…

Sizce moda blogger’lığının geleceği nedir?

Yazının yerini fotoğraflar, videolar almaya başladı. Son dönemde birçoğumuz okumaktan çok görmeyi ve izlemeyi tercih ediyoruz. Dolayısıyla son dönemde videolar gerçekten yükselen bir trende sahip. Bence uzunca bir süre de öyle olacak. Canlı yayınlar, videolar daha da yükselişe geçecek. Fakat yine de yazıdan vazgeçmemeliyiz. Yazının varlığını korumalıyız. Çünkü yine gün sonunda yazıya, bloglara geri dönüş olacak diye düşünüyorum. 

Bir moda blogger’ı olarak moda sektöründeki haklarınızı biliyor musunuz?

Hak ve sorumluluklarımın bilincindeyim. Kendi şahıs şirketim üzerinden gerekli işlemleri yaparak vergimi de ödüyorum. Bu zamana kadar çalıştığım markalar da bu anlamda bilinçli ve profesyonel olduğu için biliyor olduğumu her aşamada profesyonelce lanse ettiğim haklarımı sömüren veya sömürmek isteyen bir marka ile karşılaşmadım. 

Bir moda blogger’ı olarak hiç hukuki bir meseleyle uğraşmak durumunda kaldınız mı?

Sektörün birçok farklı tarafında deneyimler edinmiş biri olarak, aktif olarak kendi şahsım dahilinde moda bloggerı olarak yer aldığım bir noktada değil fakat farklı bir pozisyonda bir marka ile hukuki bir meselemiz oldu, evet. Ve onun yansımaları moda bloggerı olmama kadar uzandı. Hatta süreç hala devam ettiğinden çok detay vermek istemiyorum. 

Moda Hukuku Enstitüsü’nü daha önce duymuş muydunuz?

Duymuştum ama açıkçası çok kapsamlı olarak neler yaptığınızı bilmiyordum. Tanışmış olmaktan ve böyle bir kurumun varlığından ötürü çok mutluyum. 

 

  • 15409458_10153975438496954_1728450106_o
  • Ekran-resmi-2011-09-10-9.38.32-AM

Tuvana Büyükçınar Röportajı

Kariyerinize başlama noktanızı anlatabilir misiniz?

Modaya karşı eğilimim ve hassasiyetim neredeyse çocukluk yıllarıma dayanıyor,  annemle birlikte tüm Vizon dergisi ekibi aracılığıyla da o dünyanın hep içinde oldum. Ama moda sektörüne aktif olarak girmem 1991 yılında çeşitli dergilerde moda editörlüğü yapmaya başlamamla gerçekleşti. Mimar Sinan Üniversitesi’nde Endüstri Ürünleri Tasarımı okurken ya dekorasyon ya da moda tasarımı alanında ilerlemek konusunda kararımı vermiştim. İlk markam olan “A46”yı, 1999 yılında Nişantaşı Abdi İpekçi Caddesi’nde o zamanki kapı numarası 46 (şimdi 42 oldu) olan Kaşıkçıoğlu Apartmanı’nda, uluslararası tasarım markalarını ithal eden konsept butiğimiz için kurduk.  2003 yılında ise eşim Selim’le “A46 Organization”u hayata geçirdik.  Yine 2005 yılında, öncesinde A46 mağazamızda zaman içerisinde ithal markalar yerine kendi tasarımlarıma yer vermeye ve tasarımlarımı dünya moda takvimine uygun olarak koleksiyon mantığı ve bütünlüğünde üretmeye başlamış olduğum için, aynı zamanda ihracatını da yapacağım “Tuvanam” markamızı ve hemen ardından eveningwear yerine daily-chic koleksiyonlarımızı içeren “Tutti”yi kurduk. Son olarak sevgili ortaklarım Emine Kütük ve Alara Koçibey’le 3 Moms ve 3 Homes markalarıyla çocuk odaları ve ev dekorasyonuna yönelmiş olduk.

Sizi diğer tasarımcılardan ayıran en önemli fark sizce nedir?

Aslında bu soruya cevap vermek için sizin dışarıdan görüşünüz ve mukayesenizi daha gerekli buluyorum, çünkü ben şahsıma münhasır ayrıştırıcı özelliklerimi düşündüğüm zaman, tüm diğer tasarımcıları yakinen tanımam gerektiği duygusuna kapılıyorum.  O açıdan belki de çok net ayrımlara değinemeyebilirim, zaten hepsi de öyle yapıyor diye düşünüyorum, dolayısıyla ben kendimi anlattıktan sonra bu konudaki fikir ayrılığı ya da görüş ayrılıklarının yorumlamasını size bırakayım. Ben son derece disiplinli bir şekilde işime sarılan, her şeyden önce heyecanla hareket eden, maneviyata çok önem verip, manevi duygularını da çok derin yaşayan, çok candan biriyim. Hiçbir zaman işim gereği profesyonelleşip, duygularımı bir kenara koyup, salt maddiyata ya da sonuca dayalı işbirliği ya da servis sağlayamıyorum. Ve de bir kadın olarak duygusal açıdan da koleksiyonlarımla özdeşleşmem sonucu kendim giyemeyeceğim, tercih etmeyeceğim tasarımları hayata geçirmiyorum, çünkü 16 yaşından 70 yaşına kadar beni anlatabilecek skalada bir koleksiyon ruhuna ve markaya sahibim. 16 yaşındayken giydiklerimde ne kadar şıksam 70 yaşında giydiğimde de âşık olacağım koleksiyonlar yapıp benim gibi, bana yakın zihniyet ve ruhta olanlara servis vermek istiyorum. Sorumluluk böyle olunca tamamıyla duyguların yönettiği koleksiyonlar ortaya çıkarıyorum. Öte yandan diğer tasarımcılardan farklı olarak kendimde gördüğümü söyleyebileceğim, şu anda faal olduğum sektörlere baktığımızda içi içine sığmayan, hayal ettiği her türlü projeyi gerçekleştiren, imkânsız nedir bilmeyen bir tasarımcı olmam. Örneğin biri gelip de “Yarına kadar bu mümkün müdür?” dediği zaman, insanlar haklı olarak, muhtemelen ekibine olan saygısından ya da zamana olan saygı ve bağımlılığından, “İmkânsız, maalesef yapamam” diyebilir ama ben “Hayır”ın değil, “Tabii ki yaparız”ın tarafında oldum her zaman. Ekibimi de bu şekilde geliştirdim diyebilirim. Çünkü bugün servis sektörü hakikaten çok nankör ama benim amacım o anda o servisi verdiğimde “kasama ne kadar meblağ giriyor” değil, “bir kişinin kalbini daha ne boyutta fethettim” açısıyla yaklaşmam. Bir de yanılmıyorsam yıllardır çok farklı koleksiyon ve temaları işlememe rağmen, bakıldığında “bu Tuvana Büyükçınar” dedirtmeyi başardım. Tabii ki birçok tasarımcıda da bu durum geçerli ama Türkiye’de benim gözlemlediğim şey,  tasarımcıların iki sezon arayla çok farklı şeyler yapabiliyor olması. Ama benim başladığım günden geldiğim güne kadar çizgim, ışıltılarım, kullandığım dokular, çok karakter değiştirdi diyemem. Şimdi bu sene böyle bir trend var, bunu yapayım gibi bir yaklaşımdan ziyade iç güdülerimle ve kendime kattıklarımla hareket ettim. Bu doğrultuda koleksiyonlarım daha çabuk benimsendi, benimsendiği için de markalaşma sürecim çok hızlandı. Demin de bahsettiğim, beni diğer tasarımcılardan ayırabilecek sanıyorum en belirgin özellik tasarım faaliyetlerimin ya da hayal gücümün sadece modaya yönelik değil, yıllardır savunduğum “moda her yerdedir, tasarım her yerdedir, vizyon her yerdedir, insanın yaşamına yansır, bu lifestyle bir özelliktir” bakış açımı geliştirerek sürdürmem. Çoğu kişi daha sınırlı bakıp, zaten modayı ancak bu şekilde yapabiliriz, işimizi halihazırda yönetiyoruz mantalitesine sahipken, benim önce organizasyonla adım attığım farklı sektörlere yönelik bakış açısını, Tuvanam Baby Couture’le devam ettirip, ondan sonrasında yepyeni bir vizyon olarak 3 Moms’ı hayata geçirip, 3 Moms’tan sonra da bugün 3 Homes’u lanse ettiğim, günün sonunda 4 markaya tasarımcılık hizmeti verdiğim ve kreatif direktörlüğünü yaptığım bir hayatım var. Böyle baktığınız zaman bir müşterimin Tuvana Büyükçınar tasarımlarıyla 16 yaşında, hatta ilkokul mezuniyetine gidersek daha 12-13 yaşlardan başlayan bir servisle, hatta daha da geriye gidersek bir mevlit elbisesiyle 1 aylık bebekken tanışması mümkün; o 1 aylık bebek 4 yaşına geldiğinde Tuvanam Baby Couture’le devam edip, daha sonra ilkokul mezuniyetinde kapımı çalıp, sonra ortaokul mezuniyeti, lise mezuniyeti derken söz kıyafeti, nişan kıyafeti, kına gecesi, gelinliği, düğünü, sonra bebek odası, şimdi de eviyle, aslında tüm hayatında var olabilmem söz konusu. Tüm bu branşlarda kendi kendimi de geliştirdiğim ve kendimi bulduğum, bir projede takıldığımda diğer bir markayla kendimi tekrar, adeta meditasyon yapar gibi yeniden doğurduğum alanlarda faaliyet gösteriyorum ve bunun da bir benzeri dünyada çok az sanıyorum. Ralph Lauren’i göz önünde bulundursam bile Home, Kids gibi markalarıyla onların da organizasyon ve bebek odası birimleri yok, o yüzden bu yapının eşini benzerini bilmediğim doğru, ben görmediysem o ayrı tabii.  

Muadilliniz yok gerçekten de! Markanızı oluştururken ve şirketinizi kurarken ilk olarak nereden başladınız? En dikkat ettiğiniz nokta ne oldu?

En dikkat ettiğim nokta ne istediğimi bilmek oldu. Ne istediğimi çok iyi biliyordum, beni neyin mutlu edeceğini biliyordum, dolayısıyla peşinden gittim. Daha sonra zaten diğer istediklerim de suyun kendi akacak yolunu bulması gibi dallandı, budaklandı, şekillendi, kocaman ağaçlar oldu hepsi. Bir markanın başlangıcı hep sancılıdır gerçi ama ben kriz ortamında, yani depremin üstüne bir markalaşma süreci geçirip A46’yı açan biri olarak, her zaman kendi segmentimizde lider olabileceğimizden ve bu ülkeye vizyon katabileceğimizden çok emindim.  Daha ilkokulda Eiffel’e çıkıp, Eiffel’in merdiven sayısını ezberlemekten tutun da, Paris’e her gittiğimde Louvre’u tekrar tekrar gezmek, gezdiğim odaları ve galerileri bir kez daha dağarcığıma kazımak gibi, çok güzel birikimlerle 20’li yaşlara geldim. Bu süreçte Sapanca’da köylülerle de yaşantım oldu, Burgazada’da bambaşka bir entelektüel hayatım da oldu, yaz okulları, ailemle gittiğim seyahatler, çok gezmek, çok görmek, çok biriktirmek benim hamurumu öyle bir şekilde hazırladı ki, üzerine de Mimar Sinan kimliği eklenince zaten vizyoner bir gencin inşa ettiği dallar ortaya çıkmış oldu, aslında çok büyük bir şey keşfedilmedi diyebilirim o bakımdan belki de. Ama 1999 yılındaki deprem krizinin üzerine, herkesin “Deli misin?” dediği bir dönem olmasına rağmen, birikimlerimin içimde fırtınalar kopartmaya başlamasının böyle rizikolu bir ana denk gelmesi yüzünden dursaydım hata yapmış olacaktım, durmadım, devam ettim ve sağ olsun tüm kainat da yardımcı oldu, başta ailem ve ekibim olmak üzere. Bu yolda ekibin ne olduğunu öğrendim, daha önceleri “ben” dediğim için “ekibim” demeyi öğrendim ve onlarla birlikte büyüdüm. Markalaşma süreci ise şöyle oldu: özel hayatımdan çok işim dedim, tatilden çok işim dedim, evlenip çocuk yapmaktan önce işim dedim,  her şeyden önce işim dedim, bugün de o bana meyvesini veriyor sanırım çünkü böyle bir zaman zarfında bu kadar sıyrılıp küçücük bütçelerle dev markalara kafa tutmak işinizi çok sevmek ve çok gözlemlemekten geliyor diye düşünüyorum. Tabii şöyle bir şey de var, anne-babası çalışan bir ailede büyüdüm, özellikle annenin çalışması sayesinde bir kadının neler yapabileceğiyle ve sınırsızlığıyla ilgili çok boyutlu bir öğrenim süreci oluyor, örneğin benim annem Maçka’da otururken Cağaloğlu’ndaki işyerine karda yürümüş bir kadındır. O gün işe gitmeme opsiyonu varken, kabul etmeyip, bastonla yürüye yürüye işe gittiğini bilirim. Hatta geçmişte ben de onun işine karşı sahipleniciliğinden evladı olarak şikayet ederken, bugün kendim de aynı şeyi yapıyorum. Yorgunluktan ölsem bile işime çok severek, koşa koşa geliyorum. Ama bu noktada annemin bir moda dergisinde çalışması, basının hayatımdaki gücünü, moda çekimlerinin, moda editörlerinin önemini bilinçle idrak etmem açısından çok önemli bir faktördü. Bir vücudun can damarlarının insana anatomik bütünlük içerisinde kan pompalamasını analiz edercesine, moda dünyasında markalaşmak için tüm kılcal damarları öğrenmiş oldum, markalaşmanın sadece yaratmak ve o tasarımı vitrine koyup satmakla olmadığını, bunun iletişim ayağının ki sosyal medya zaten bugün aldı başını gidiyor, sosyal medya gücünün, kişisel küçük organizasyonların, kalbe değmenin ne olduğunu bilerek ve tüm sacayaklarını keşfederek bu noktaya geldim. Sanırım o yüzden de bir anda saman aleviymişçesine markalaşıp yok olmak yerine yerimizi koruduk diyebilirim.

Siz depremin üzerine bir volkanik patlama daha yaratmışsınız böylelikle içinizde biriken enerjiyle Tuvana Hanım J Kariyer hayatınızda hukuki bir tavsiyeye ihtiyacınız oldu mu? Kariyer hayatınızda haklarınız için mücadele etmek durumunda kaldığınız olaylar yaşadınız mı? Yaşadıysanız bu durumda nasıl yol aldınız?

Çok oldu, olmaz mı? Öncelikle ilklerin tasarımcısı olduğum için, birçok tasarımda öncülük yaptığım, birçok malzemeyi öncül olarak kullandığım için, çok kişiye ilham kaynağı oldum. Ama artık bu bir yerde ilham kaynağı olmaktan çıktı, birebir taklitlere geçti. Hatta üretim yaptığım atölyeden, belirli bir ücret karşılığı ürünlerimin alınıp, üzerlerine başka tasarımcıların etiketleri konarak daha benim reyonuma girmeden satışa çıktığı günler oldu. Ürünlerimin mağazadan bizzat satın alınıp Osmanbey’de röprodüksiyonlarının yapıldığını görmek, birebir aynı kalıplarla müşterilerine servis verildiğini duymak, tüm bunlardan dolayı insan çıldıracak gibi oluyor ama aldığım cevap hep şuydu: “Patentini de alsan, iznini de alsan, en ufak bir değişiklik yapıldığı anda hiçbir yasal yaptırımı olmaz”. Bu noktada tabii ki hukuki destek almayı çok istedim ama herkes boşa çıkacağını söyledi, sanırım sizin sayenizde artık öyle olmayacak. Bir de bazen müşterilerle enteresan diyaloglar yaşanabiliyor, çok sorunlu, kendi kendisinden mutlu olamayan bir kadın, zaten problem çıkarmak için her türlü yola başvurmasının da ötesinde “Sizi mahkemeye vereceğim” diyebiliyor mesela elbise kafasındaki, hayalindeki gibi olmadığı için. Yani biz elimizden geleni yapmışız, Türkiye’de çalışmadığımız ne ünlü kişi, ne aile varken, bu kadar defile yapmışken, ulusal ve uluslar arası markalaşma sağlamışken, rüştümüz zaten belli, insanlar bir anda “Mahkemeye vereceğim” diyor, mahkemeden ne sonuç alacak, hayal gücünün karşılığını alamamasının duruşması ya da muhakemesi yapılabilir mi bilmiyorum ama bu gibi durumlarda benim de bir avukata danışmam gerekiyor tabii ki. Ya da bir tasarımcı olarak, çok duygusal yaklaşan biri olduğum için, hukuki haklarımın ya da müşteri karşısında kendimi koruyabilecek haklarımın ne olduğunu, ne mağazacılıkta, ne kişisel servis konusunda bilmiyorum, umarım bir gün sizin sayenizde öğrenme şansı bulurum.

 Yurt dışındaki tasarımcılar ve moda markaları sizce haksızlığa uğradıkları durumda ya da ürünlerinin taklit edildiğini düşündüklerinde hangi yollara başvuruyorlar?

Eminim hukuki süreçlere başvuruyorlar ama o noktada da şunu düşünüyorum. Louis Vuitton gibi dünya devi, hiçbir ekonomik sarsıntı geçiremeyecek bir şirket, bugün en çok taklit edilen markaya sahip. Yani belki her yerden toplatılıyor, cezai şartları var, ama halen belki de en çok üretimi Türkiye’de yapılıyor Çin’le birlikte. Bunun haricinde Lacoste tshirt örneği, Lacoste bugün eminim milyonlarca dolarlık tazminat davası açıyor ne kadarını kazandığını bilmesem de, ama ülkemiz zaten maalesef bu kopyalama ve işporta noktasında en başı çekenlerden bir tanesi. Şimdi dünya devlerinin kendini koruyamadığı ortamlarda benim gibi küçük bir üreticinin ya da tasarımcının nasıl başa çıkacağını düşünmek çok korkunç ama dünya devlerinin yöneticilerinin de, nasıl olsa fikir bizde, bizi beyin takımı olarak topyekun çalmaları gerekir diye düşündüklerini sanıyorum, ya da kendimi avutuyorum. Elbette cezai yaptırımlara yönelik çok ciddi avukatlık görüşmeleri ve anlaşmaları var diye tahmin ediyorum ama lokal ve global olarak bu konudaki yasalarla ve işleyişle ilgili çok yetersiz bir bilgi şüphesiz. Bu ders olarak çalıştırılmalı muhakkak, nasıl yapılıyor, yurtdışında ne gibi cezai müeyyideler var, bir tüketici olarak siz görüp o kurumu şikayet ettiğinizde, kuruma ceza tebliğ ediliyor mu, tüm bu konularda detaylı olarak bilinçlenmemiz şart.

 Moda hukukunu daha önce duymuş muydunuz?

Yurt dışında bu terminolojinin var olduğunu duymuştum ama Türkiye açısından herhangi bir girişim olmadığını, sadece patentlere başvurulup birtakım aksiyonlar alınabildiğini duymuştum. Zira Türkiye’de böyle bir oluşumun olacağı aklımın ucundan bile geçmiyordu çünkü eğitimin bu kadar geri olduğu bir ortamda ve ülkede, özellikle Arabesk popüler kültür haline gelmişken, bu tür kuralları olan ve de kişiyi koruyabilecek bir olgunun varlığına, hele şu anda ülkemizin uğraştığı bu politik ortamda sıra gelebileceğini hiç düşünmüyordum. Bugün röportaj vesilesiyle sizden duyduğum bu haber karşınızda son derece sevindim, bizim için, bize hizmet verebilecek muhteşem bir uzmanlık alanı bence, dediğim gibi yurt dışı için tabii ki varlığından haberdar olsam da. Ama Türkiye için çok sevindirici, bu güzel müjdeniz için sonsuz teşekkürler!

  • 12509392_1118675514822585_115142145300819761_n

Niyazi Erdoğan Röportajı

Öncelikle sizi biraz tanımak ve kariyere başlama noktanızı öğrenmek istiyoruz.

20 Ocak 1978 Tarsus doğumluyum. İstanbul Teknik Üniversitesi mimarlık bölümünden 1999 yılında mezun oldum. Almış olduğum mimarlık eğitiminin yapmış olduğum işlerde çok büyük faydasını gördüm. Mimarlık okumak benim için çok büyük bir şanstı ve keyifle okudum. Mezun olduktan sonra büyük bir keyifle dört yıl profesyonel anlamda mimarlık yaptım. Mezun olduktan sonra aynı üniversitede Mimarlık ve Sanat Tarihi alanında yüksek lisans yaptım. Bu kış mimar bir arkadaşımla beraber tekrar bir projede yer aldım. Ben lisedeyken mesleklerle alakalı olarak çok bilinçli bir yönlendirme yoktu maalesef. Ben hep moda ile alakalı işler yapmak istiyordum fakat o zamanlar hep stilistlik olarak bilinirdi. Ayrıca matematik ve fen alanında da oldukça başarılı bir öğrenciydim. Durum böyle olunca güzel sanatlar mı okuyayım yoksa başka bir bölüm mü emin olamıyordum. Ailemin de düşüncesi kolumda her zaman bir altın bileziğimin olmasıydı. Bu sebeple onları da ikna edebileceğim bir bölüm okumam gerekiyordu. Hal böyle olunca mimarlık ve endüstriyel tasarım bölümleri başta olmak üzere tıp ise sonda olacak şekilde bir tercih listesi hazırladım. Doktor olmayı hiç istemiyordum fakat babam da tam tersi doktor olmamı istiyordu. Bu yüzden sonuç olarak mimarlık kazandığım halde bile tavır koydu, düşünün artık moda tasarımı olsaydı nasıl bir tepki koyardı. Ben tamamen ailemi düşünerek bir tercih yaptım ama büyük bir keyifle okudum. Hala bağlantılarım devam ediyor. Sınıf arkadaşlarım akademisyen oldular onlarla dersler veriyorum, beraber workshoplar, projeler yapıyoruz.

Mimarlık ile moda sektörünü nasıl bağdaştırıyorsunuz?

Mimarlık görsel olarak beni çok besleyen bir şey, ilham aldığım bir alan. Ben erkek koleksiyonu hazırlamayı mimarlığa çok benzetiyorum. Mimarlıkta bir sürü sınır vardır ve bu sınırlar içerisinde en iyisini yapmaya çalışırsın. Örneğin; arazinin koşulları, müşterinin parası, istekleri ve zevkleri vardır. Tüm bu sınırlar içerisinde en iyisini yapmaya ve en iyi mekân kurgusunun ortaya çıkarmak zorundasınız. Erkek giyimi de aynı bu şekildedir. Erkeğin çok keskin sınırları var. Onu giymez, bunu giymez, bu rengi sevmez, bunu kullanamaz… Bu yüzden daha işin tekniğine ve detayına ilişkin bir şeyler yapmak gerekiyor, ben de detay ve teknik geliştiriyorum. Tabi tasarım sürecim boyunca bunu idrak edip geliştirmem çok sonraları oldu. Ben daha başka şeylerin derdindeydim. Daha kostüm gibi işler yapıyordum, ilk koleksiyonlarım bu şekilde doğmuştu. Daha tiyatral şeyler yapıyordum. Aslında o dönemin stilinden ilham alırsın ve bu döneme uygun şeyler yaparsın fakat ben bire bir o dönemin kıyafetlerini tasarlıyordum. İlham almaktan öte direkt olarak onları yapıyordum. Çok az giyilebilir, giyilecek mi derdi olmadan yapıyordum. Sonuçta hizmet ettiğim sektör moda endüstrisiydi.

Tasarımcılık süreciniz nasıl gelişti?

Paris’e Parsons School of Design’a gittim. Dört yıl mimarlık mesleğimi yaptıktan sonra kafayı yeniden lisans okumakla bozmuştum. Henüz askere de gitmemiştim. Sonra İTKİB’in Genç Moda Tasarımcıları Yarışması vardı, şimdiki adıyla KOZA. Bir arkadaşım benim için başvuru formu almış ve doldurmuş. Ardından bana geldi ve ikimiz adına başvuru yaptığını benim de bu yıl katılacağımı söyledi ve böylece katılmış oldum. Ben o yarışmada finale kaldım. Katılan üç yüzün üzerindeki dosyadan finale kalmıştım. İTKİB tarihinde ilk kez mimar birisi finalist olmuştu ve oldukça etkileyici bir sunum gerçekleştirmiştim. Ardından yarışma ile birlikte artık bu organizasyonun kanatları altında bir tasarımcı olmuştum ve iş teklifleri geliyordu. Bir yandan mimarlık yaparken bir yandan da bir şirketin tasarım ofisinde çalışmaya başlamıştım. Ardından NESIGN Design Factory’i kurdum. Bu bir şahıs şirketiydi ve kurarken aslında kendi adıma tasarım yapmak gibi bir amacım yoktu, tamamen tasarım yapmak için kurmuştum ve bu adı vermiştim. Daha sonra onu kapattım Niyazi Erdoğan Limited Şirketi’ni kurdum. Tabi tüm bu süreçler boyunca da koleksiyonlar hazırlıyordum.

Diğer tasarımcılardan kendinizi hangi noktalarda farklı görüyorsunuz?

Şöyle söyleyeyim, farklı olma taraftarı değil de ben kendi özelliklerimi sayayım, siz de aradaki ayrımlar hakkında çıkarımlarda bulunun. Öncelikle Niyazi Erdoğan markasının çok belirgin bir DNA’sı var. Bunlardan bir tanesi maskulen bir marka olması, bu marka maskulen bir marka ve her ne kadar olmadığını iddia edenler olsa da ben öyle olduğunu konusunda diretiyorum. Çağdaş bir marka, tamamen şehirli, geleneklerine bağlı ve aynı zamanda mimariden ilham alan bir markadır. Benim milliyetçi bir tarafım da var, bunu özellikle vurguluyorum. Ben mesela sadece Türk mankenlerle çalışıyorum, yabancı manken çıkmaz defileme. Ek olarak Türkçe şarkı çalmak bana keyif veriyor, sadece Türk kumaşları kullanıyorum. Her zaman topraklarımızda var olan değerleri kullanıp ortaya çıkarmak gerektiğinin kanısındayım. Ayrıca tasarımcı her yaptığı şeyde aslında yaptığı işte aynı zamanda da iş adamı olduğunu unutmamalıdır. Marka sahibi olan bir tasarımcı olmak istiyorsanız eğer tasarımcılığınızdan çok iş adamlığınız konuşmalı. Ekonomiden, muhasebeden, üretimden, lojistikten vs. anlamak gerekiyor ya da bunların hepsini organize edebilecek güçlü bir yönetiminin olması gerekiyor. Bu işi hakkıyla yapabilen çok az tasarımcı var.

Markanızı kurarken ilk etapta en çok nelere dikkat ettiniz?

Bu sektöre ilk girdiğim zaman yaş itibari ile çok gençtim zaten. Bir marka yaratmak için yola çıkmadım. Benim tek niyetim üretmek ve onları insanlarla paylaşmaktı. Daha sonra bunun marka yaratma sürecinde olduğuna vakıf olmam beni İstanbul Fashion Incube tasarımcılarından biri haline getirdi. Orada birçok danışmanlık hizmeti aldık. Tasarımdan markaya kadar birçok konuda çok ciddi eğitimlere katıldık. Hatta bu eğitimlerden sonra ben kendi logomu bile değiştirdim. Bugünkü Niyazi Erdoğan logosu haline geldi. Eskiden imzamı kullandığım daha farklı bir logom vardı. Demek istediğim markamı kurma sürecini tamamen Incube’da kat ettim.

Kariyer hayatınızda hukuki bir tavsiyeye ihtiyacınız oldu mu?

Bu zamana kadar yaptığım herhangi bir şey birileri tarafından kullanılmadı. Markalaşma sürecinde de hiçbir hukuki tavsiye almadım ama ilk önce marka tescilimi vs. bir patent şirketi aracılığıyla gerçekleştirdim. Daha sonra kendi üzerime olanları şirketim üzerine aldım. Açıkça söylemek gerekirse bir hukuki danışmanım da şuan için yok. Çok büyük bir hukuki problemle de karşılaşmadım. Bir keresinde koleksiyon hazırladığımız bir Fransız şirketinin ürünlerinin tasarımında,  tasarım bölümünden biri Fransa’da ünlü bir fotoğrafçının çekmiş olduğu ikonikleşmiş bir fotoğrafı tişörte basmış ve şirket de ürünleri satın alıp satışa çıkarmıştı. Ardında fotoğrafçı o markaya karşı hak iddia etmişti ve şirkette doğal olarak koleksiyonu bizler hazırladığımız için bize gelmişti.

Bu hukuki konu hakkında nasıl bir yol izlediniz?

Konuyla ilgili olarak uluslararası bir dava olduğu için bir avukatla görüştüm. Telif haklarıyla ilgili olarak çok bir bilgisi yoktu fakat en azından usul açısından nasıl bir yöntem izlememiz gerektiğini gösterdi. Onun göstermiş olduğu yolda ilerledik. Sonuç olarak çözüme kavuşturduk.

Moda endüstrisine baktığımız zaman moda markaları ve onları takip eden endüstrinin geri kalanı var. Gucci, Fendi, Prada vs. bunlar en üstteler ve neredeyse trendleri onlar belirliyorlar. Bu sebeple aslında onların hak iddia ediyor olmaları gerekir ya da tasarımcı olarak benim hak iddia ediyor olmam gerekiyor. Prada benim bir tasarımımı taklit etse, bunu taklit ettiğine dair nasıl bir ispatta bulunacağım konusunda emin değilim, sonuçta karşımdaki adam Prada yani. Ben bunu yaşadım. “Gece” isimli koleksiyonu ilk yaptığımda aynı sezon Ermenegildo Zegna “Night” diye bir koleksiyon çıkardı. Fotoğraf çekimleri, ışık açıları bile o kadar benziyordu ki anlatamam. Tabii üzerinden baya bir zaman geçti bu olayın. Elbette ki bu sektörde birileri diğerlerini mutlaka takip ediyor. Bunlarla uğraşılıyor mu diye sorarsanız zannetmiyorum.

Bazen öyle şeyler oluyor ki göz yummak durumunda kalıyoruz. Mesela bir ürünü bir firma için tasarlıyorsun o aşamadan sonra her ne kadar ben tasarlamış olsam da o artık o firmanın ürünü ve götürüp markaya sunuyor, marka onu beğeniyor ama fiyat, kumaş vb. konularda anlaşamadığı zaman görseli alıp anlaştığı başka bir firmada yaptırıyor. Böyle şeyler de olabiliyor. Buna da üretici genel olarak göz yumuyor çünkü elinde o an için yürüyen aktif işleri var. Bir defasında da sebebini şuan hatırlamıyorum ama bir konu hakkında fikir almak için işinin ehli olan Av. Erdem Eren’e danışmıştım.

Niyazi Erdoğan bir erkek giyim markası, peki kadın ve ya çocuk koleksiyonu hazırlıyor musunuz?

Elbette, ihracatta kadın da hazırlıyorum, çocuk da hazırlıyorum. Benim için sadece erkek koleksiyonu hazırlıyorum diye bir şey yok. Benim markam sadece erkek markası ama ben her şeyi tasarlayabilen bir tasarımcıyım. Kadın, erkek, çocuk fark etmiyor anlayacağınız.

Peki sizce yurtdışındaki moda markaları ve tasarımcılar haksızlığa uğradıkları ya da ürünlerinin taklit edildiğini düşündüklerinde hangi yollara başvuruyorlar?

Çok bir bilgi sahibi değilim bununla alakalı olarak ama çok büyük markaların bunu çok ciddi bir şekilde takip ettiklerini biliyorum. Bu konuları takip edip ilgilenecek bir ekipleri mutlaka vardır.

Sizce üretim aşamasından önce ürünün herhangi bir fikri hak ihlali teşkil edip etmediğinin kontrolü mümkün müdür?

Moda sektörü buna uygun bir sektör değil maalesef. Ürünün tasarım aşamasından üretim aşamasına geçip, piyasaya sürüldüğü zaman arasındaki süreç inanılmaz kısa ve her şey çok hızlı ilerliyor. Tasarımın üretime girmeden önce böyle bir kontrolden geçmesi özellikle hızlı moda markaları için çok büyük bir zaman kaybı ve neredeyse imkânsız. Ürünün tasarlandığı an ile mağazada satışa çıktığı an arasında geçen süre sadece bir buçuk ay.

Bir spor ayakkabı markası için hazırlamış olduğunuz kapsül koleksiyondan bahseder misiniz?

Asics için geçen kış yaptığımız bir projeydi. Uluslararası bir marka olmasına rağmen yerel bir proje olarak Türkiye’de gerçekleştirildi. Asics’in PR ajansının düşüncesi markanın bir spor markası olduğu algısını kaybetmeden, sokak algısını arttırmadan satış rakamlarını yükseltmesi mümkün değildir şeklindeydi. Bu da bugün Nike’ın yaptığı şey aslında. İnsanlar NikeAir’lerini giyip sokağa çıkmadığı sürece sadece spor yapan insanların giymesi durumunda satış rakamları yükselmeyecektir. Bunun için küçük bir kapsül koleksiyon hazırlayıp lansman düzenledik, insanlara bu markayı anlatıp böyle bir algı oluşturmayı hedefledik.

İnci ile yapmış olduğunuz bir marka iş birliğiniz vardı. Kısaca bahsedebilir misiniz?

İnci için toplam dört koleksiyon hazırladım: 2012/2013 yaz, 2012/2013 kış, 2013/2014 yaz ve 2013/2014 kış. Bu benim ilk marka işbirliğimdi. Markanın isim hakkını kullanmak üzere iki yıllık böyle bir anlaşma yaptık. Marka ile yapılan sözleşme çerçevesinde tasarımlara ilişkin haklarımı markaya devrettim ve tabii kendi ismimi kullanma hakkımı da devrettim. Ürünlere benim ismim basıldı, benim logom kullanıldı. Bu projenin satış rakamları da oldukça iyiydi.

Ayrıca özellikle çantalarıyla bilinen bir aksesuar markanız olan NİYO var. Biraz da onun hakkında bilgi verebilir misiniz?

Şuan sadece çanta üzerine çalışıyoruz, IPad kılıfı da yaptık, sonrasında üretimini devam ettirmedik. Geçen yıl perakende sektöründeki durumlar sebebiyle karar verememiştik ama çantaların tasarımı ve üretimi halen devam ediyor. NİYO diye de ayrı bir şirket söz konusu. Ortaklı bir proje olarak başladık. Bu ortaklı limited şirketinin %50’sine ben sahibim. Ortaklar olarak aramızda bir görev dağılımı var onlar daha çok satış pazarlama ile ilgileniyor ben ise üretim takibi ve koleksiyonlarla ilgileniyorum. Bu markanın tüm hakları da şirkete aittir.

Defilelerinizdeki mankenler üzerinde gördüğümüz aksesuardan ayakkabıya tüm parçalar sizin tasarımınız mı, yoksa sponsorluk anlaşması yapıyor musunuz?

Görmüş olduğunuz tüm ayakkabı, terlik, çanta benim tasarımım. Bu zamana kadar ne gözlük, ne saat, ne de başka bir şey çıkmadı bana ait olmayan. Zaten birisinin benim defileme gözlüğünü çıkarması için bana yüklü miktarda bir para ödemesi yapması gerekir. İnci bana ayakkabı için sponsor oldu ve benim tasarlamış olduğum ayakkabıları üretti. Bir sezon da Konya Selçuk Üniversitesi öğrencileri ile yapmış olduğumuz proje kapsamında onlar ayakkabıları üretti.

Şu an öğrenmiş olduğumuz kadarıyla bir lisede ders veriyorsunuz. Hangi konu ve çerçevede bir eğitim veriyorsunuz?

Evet, Bayrampaşa Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nde ders veriyorum bu yıl. Bütün yıla dağınık bir ders programı hazırladım. Ben de eğitime dair bir şeyler yapmayı çok istiyorum. O okul da benim için çok kıymetli çünkü bazı şeylerden mahrumlar. Mezun olduklarında sadece modelist ya da makine ustası olacaklarını yahut hiçbir şey olamayacaklarını düşüneneler var aralarında. Onlara böyle bir şeyin olmadığını, bu sektörün nasıl bir sektör olduğunu iş kollarını tüm boyutlarıyla anlatmaya çalışıyorum.

Moda hukukunu daha önce duymuş muydunuz?

Moda Hukuku Enstitüsü ile duydum. Daha öncesinde sektöre ilk girdiğimde elbette ki hukuka dair terimler duymaya başlamıştım. Telif hakkı, marka tescili, tasarım tescili, patent vs. bunların yapılması gerektiğinin farkındaydım. Aynı zamanda Moda Tasarımcıları Derneği üyesi olduğum için oradan da biliyordum bazı şeyleri. Ama bu konu ile ilgili ilk ciddi eğitimi İstanbul Fashion Incube’da Moda Hukuku Enstitüsü sayesinde aldım. Daha öncesinde dediğim gibi sağdan soldan duyuyordum.

Şuan için bir hukuki danışmanlık hizmeti alıyor musunuz?

Hayır, şuan çalıştığım biri yok ama ihtiyacım olduğu anda sizlere ulaşabilirim. İnşallah böyle bir şeye ihtiyacım olmaz olursa da artık size geliriz.

Tolgahan Ercan Kayhan

Öğrenci Temsilcisi

Kemerburgaz Üniversitesi

 

 

 

 

 

SOSYAL MEDYADA BİZİ TAKİP EDEBİLİRSİNİZ

YASAL UYARI

Web sitemiz, kamuya genel bir bilgi sağlamak amacıyla hazırlanmıştır.
2018 © Tüm telif hakları Moda Hukuku Enstitüsü’ne aittir.
Moda Hukuku Enstitüsü web sitesinin kısmen ya da tamamen kopyalanması yasaktır ve aksi davranış telif hakkı ihlali teşkil eder.

Bülten Üyeliği

open